KÖRLÜK ÜZERİNE

İçinde bulunduğumuz zaman diliminin en sloganik sözlerinden biri #evdekal. Evde kal Türkiye, Hayat Eve Sığar, derlerken bizler yani çalışmak zorunda kalan insanlar belki evde kalamıyoruz ama işte kalıyoruz. İşte işlerin kesat olmasından kaynaklı olarak, diğer birçok insan gibi bizde zamanımızın çoğunu internette geçiriyoruz. İçinde bulunduğumuz zaman dilimi demiştim ya, belki de ruh halimden kaynaklı olarak dispotik filmlere merak saldım. Bu gün Fernando Meirelles’in yönettiği Blindness / Körlük filmini izledim. José Saramago’nun aynı isimle yayımlanmış kitabından uyarlanmış bir film. Eminim kitabı daha da güzeldir.

Filmimiz, arabasının içinde, yeşil ışığı beklerken kör olan bir adamın duyduğu korku ve çaresizlikle başlar. Kendimizi bir an bu adamaın yerine koyalım. Arabanızın içindesiniz, size yanmasını beklediğiniz yeşil ışığı yanmadan ansızın tüm renkler, semboller ve görüntülerin yerini beyaz bir bulut alıyor. Körlüğü beyazla tanımlayabilir misiniz? Sahi ışığın yokluğu siyah değil miydi. Kör oldunuz. Neleri kaçırabileceğinizi bir düşünün. Mesela annenizin, en kıymetlinizin gözlerini göremeyeceksiniz. Babanızın veya kendinizin bıyıklarını, çocuklarınızın oyuncağını, pencereye konan kuşları, güneşin doğuşu ve batışını göremeyeceksiniz. Yeşilin dinginliğini, beyazın saflığını, morun asaletini yaşayamayacaksınız. Ve size ürkek ürkek bakan bakışları da göremeyeceksiniz. Karanlıklarla dolu bir hayatı hayal etmek bunaltıcı oluyor değil mi? Hayatınızın güçleşeceğini ve birilerine bağlı olabileceğinizi hayal etmek zor olmasa gerek. Peki filmdeki gibi, çevrenizde bulunanlarında görmediğini, hiç kimsenin size yardım edemediğini bir düşünün. Gören gözlere göre planlanmış bir dünyada görmeyen insanlar…. Körlüğün ve dolayısı ile aciz kalmışlığın verdiği agresiflik. Doğal ve sosyal çevre, hatta bireyin kendisi artık ölümcül bir düşmana dönüşür. Ve insan ahlaki, dini, öğretisel, geleneksel ve duygusallıktan soyunup ilkel doğallığına dönmeye başlar mı?


Filmde kör olan insanlar, mevcut hükümetler tarafından önce tecrit ediliyor. Sayıları her geçen gün artıyor. Birinci koğuş, ikinci koğuş derken koğuş sayıları artıyor. Biraz insan olanlar tecritteki hayata, hayatın devam etmesi için kurallar konulması gerektiğini söylüyorlar. Ama insan yine “insanlığını” gösteriyor. Koğuşlarda krallıklar ilan ediliyor. Bireyler/küçük gruplar, oto kontrolü yavaş yavaş terk ediyorlar. Çeteler, ölümler, ve açlık sıradanlaşıyor; yani insanlar gitgide insanlık ve onurlarını kaybetmeye başlıyorlar.

Gücü ele geçiren körler kendilerine bedava verilen erzakı diğer koğuşlara para, kolye, küpe ve saat gibi takı/mücevherler karşılığında yemekleri veriyorlar. Verecek değerli eşyalar artık ne işlerine yarar ise…

Yani, körle yatan şaşı kalkar. Körlük artık bireysellikten çıkmış, toplumsal bir körleşme felaketine dönüşmüştür. Derken kendi içlerinde bir çatışma ve savaş başlar. Çıkan yangında birçok kör ve şaşı yanarak ölürler. Kalan sağlar bir şekilde tecrit dışına, dış dünyaya çıkarlar. Dış dünya iç dünyadan çokta farklı değildir. Kaos ve kargaşa her yerdedir. İnsan denen varlık ne tam iyi nede tam kötüdür. Durum ve şartlara göre iyi ve kötü anlar/zamanlar yaşamaktadır.

Lüks arabalar, kıyafetler ve evler … artık bir anlamı yoktur. Çünkü onların nerede olduklarını bilememektedirler.


Hakikatte böyle değil midir? Bakmak ve görmek, gördüğünü zannetmek, gördüğünü anlamlandırmak. Bakıp da göremeyenler az mıdır bu hayatta… Ya bakıp da gördüğünü zanneden yığınların yaşadığı körlüğe ne demeli…

Kimse Görmek İstemeyenler Kadar Kör Değildir.” Jonathan SWIFT


34 görüntüleme

Ücretsiz E-mail Aboneliği

  • Instagram
  • Facebook Sosyal Simge
  • Heyecan Sosyal Simge
  • YouTube Sosyal Simge

Muratpaşa - Antalya

0 (530) 511 0899
info.dioruzki@gmail.com

© 2023 Creative By Diyoruzki Ailesi